29 Ağustos 2013 Perşembe

MİSSHA PERFECT COVER BB KREM SPF 42 PA

Hemen hemen hiç makyaj yapmayan biri olarak,haddimi bilirim.Kozmetik ürünler hakkında bilir kişi değilim elbet.Lakin  Missha Perfect Cover BB Cream SPF 42 PA +++ krem hakkında yazmayı bir borç bilirim.Açık renkli ve güneşe dayanıksız bir cilde sahibim.Güneşi bu kadar çok sevmeme rağmen bana yaptıkları affedilemez.Piyasada ki pek çok 50 faktörlük güneş kremini denedim,anlaşamadık.O kadar çok terletiyorlar ki,10 dakikaya varmadan yüzümden mendile transfer oluyorlar.Aslında bu mucize krem sloganları falan beni gerer.İçinde güçlü idda barındıran hiçbir şeyi sevmem.İhtimalleri severim ben.Fakat Missha'nın 42 faktör güneş koruması ve terletmediğini okuyunca,düşündüm ki iddalı şeyleri de sevebilirim:)Önce Kore üretimi olması beni biraz ürküttü.Sitesine girdim,bitkisel olduğu için tedavi edici olduğunu bile yazmışlar.Beni güneş koruması ilgilendiriyordu.Kullanmaya başlayalı bir ay oldu,neredeyse hiç terletmiyor ve yüzümde tek bir yeni güneş yanığı yok.Her sabah kullanmadan öpüp kokluyorum onu.Yaz aşkım o benim.Açık havada 3-4 saat bile geçirsem yine de yüzüm yanıp acımıyor.İşin garibi yüzümü mendille sildiğimde,mendile bulaşan bir krem izi de yok.Gerçi Korelilerin beyaz tene olan tutkularını düşünürsek,güneş korumada ki başarısı rastlantı sayılmaz.

            Missha.com da açık renk kalmamıştı.Ebay'dan denemek için 20 ml.aldım.21 numara açık tenliler için uygun fakat bana biraz koyu geldi.İlk sürdüğümde bejimsi bir rengi oluyor,bir süre sonra ciltle uyum sağlıyor.

Benim kullandığım karma ciltler için.Yağlı ve kuru ciltler için olanı da var.Gördüğüm kadarıyla 13,21,23,27 ve 31 numara renkleri var.Çünkü 21 numara buğday veya buğdaydan esmere tenler için açık kalabilir.Kapatıcılık özelliği neredeyse yok.Burnumun kenarında ki minik ben onu sürdükten sonra da görünüyor:)Sitesinde bitkisel özlü olduğu için orta kapatıcıdır diyor.O kadar kusur kadı kızında da olur,varsın kapatmayı versin.Yalnız dikkatli olmak lazım Çin bunun da çakmasını yapmış.Herşeyden de haberleri oluyor.Ee karınca kolonisi gibi millet.Biri duymasa biri duyuyor:).Aa bu arada Ebay'da çokda ucuz,kargo masrafıda yok,bilin istedim:)

Sevgiyle afiyette kalın inşaALLAH

NOT:Fotoğrafları Ebay tanıtımından aldım.

27 Ağustos 2013 Salı

AHŞAP FOTOĞRAF ALBÜMÜ BOYAMA VE NOSTALJİ

Beni delimi öpmüş ne.Yoo kesin öpmüş bu günlerde eskiye duyduğum şiddetli özlemi başka neyle açıklayabilirim."Nerde o eski sakız gibi beyazlar"diye beyazları kaynatıp durulama suyuna çivit katasım var.O kadar yani. (Allah'tan hiç vaktim yok:)17.yy da İsviçre'nin paralı askerleri arasında çok ciddi bir hastalık yayılmış.Aşırı halsizlik baş dönmesi,kusma şeklinde seyreden hastalıktan ölenler bile olmuş.Johannes Hofer isimli bir tıp öğrencisi 1688 yılında hazırladığı tezde Homeros'un Odyssey destanında kullandığı "eve dönüş"anlamına gelen nostos ve"acı"anlamına gelen algos sözcüklerinden esinlenerek bu hastalığa "nostalji"adını vermiş.İtalya ve Fransa gibi düzlük alanlarda görevli paralı askerler, İsviçre'nin dağ manzaralarını özlüyorlarmış ve bu gurbet acısı onları yatağa düşürüyormuş.Allah sonumu onlara benzetmesin.
Biz dijital fotoğraf makineleriyle henüz tanışmamışken,cep telefonlarımız da fotoğraf çekemezken çok çok kıymetliydi fotoğraf.Öyle ya 36 pozluk film taktığımız makinamızın objektifine, peynir ya da domates diyerek gülümsediğimizde sonuç tamamen süprizdi.Fakat hep güzel olurdu o fotoğraflar,siler düzeltirim rahatlığı olmadığı için, pek bir özenli verilirdi pozlar.İlle de poz verilirdi. Öyle habersiz çekilmiş havası pek matah değildi.Bazen düşünüyorum ne kadar da güler yüzlü fotoğraflarında insanlar.Keşke hep peynir,domates,diye diye dolaşsa bazıları. Güzel olmaz mı?Oof hem nasıl:)"Gülümsemek sadakadır"diyor peygamberimiz(SAV).Cebinden çıksa bu kadar esirgemeyecek insanlar var etrafımızda.Sanırsın gıdıklasan gülmeyecek:)
Bir de evlerde ki fotoğraf albümlerini özlüyorum.Hani o salonun en güzel yerinde duran,ayıp olmasın diye değil de gerçekten keyifle baktığımız albümler.Bakıp çevirirsin sayfayı,aklında bir şey kalır,döner bir daha bakarsın,bazılarını okşar bazılarına gülümsersin.Şimdi dijital ortamlarda binlerce fotoğrafımız var,bakıp bakıp geçtiğimiz.sizi bilmem ama ben hiç birine dokunmuyorum.Bayramda yengemin albümüne bakarken rahmetli babaannemin iki amcamla çekilmiş bir fotoğrafını gördüm.Uzun zamandır ilk defa bir fotoğrafı okşadım ve öptüm.çok sıkı karar verdim artık fotoğraflarımı bastıracağım.Önce evde ki albümleri elden geçirmek lazım.İşe bu ahşap albüm kutusuyla başladım.
Yüzeyi çok parlak vernikliydi.Ne kadar zımparalasam yeterince matlaşmadı.Biliyorsunuz bu durumda akrilik boya atabiliyor.Bu durumlar için şöyle bir yol izliyorum,boya taş gibi oluyor:
İlk kat boya için sentetik bazlı bir astar kullanıyorum.Astar olması şart değil,sentetik herhangi bir boya olabilir.Boyayı tinerle seyreltip çok ince bir kat uyguluyoruz.Artık üzerini istediğiniz boyayla boyayın,soyulma yapmıyor.
Desenler peçete dekupajı.Son olarakta mutlaka su bazlı vernikle 3-4 kat vernikliyorum.
Peki, önceki hali de güzeldi,kabul ediyorum. Ama şimdi muhteşem oldu,öyle değilmi?
Sevgiyle afiyette kalın inşaALLAH.

24 Ağustos 2013 Cumartesi

PORSELENLEŞTİRME MEDYUMU VE BİR KÜÇÜK YADİGAR TABLOSU

Yadigar:Türkçe de bu kadar hüzünlü başka bir sözcük varmıdır?Hiç sanmıyorum.Birini hatırlatan bir yaşanmışlık,bir duygu,bir bakış,bir eşya;hatıra.
"Çocuktum, yollarına çıkardım.
 Başımı okşar geçerdi,esmerdi elleri.
 Belki ona sebep ben en çok,
 esmer sözcükleri sevdim"
Murathan Mungan'ın şiirin de dediği gibi başını okşayan esmer ellerin mutlu hatırasımı daha çok acıtır insanı,yoksa Fikret Kızılok'un
"Yine de yalnız değilim:
 Sen varsın;
 Hasretin var."
Şarkısında ki bir duygunun hatırasımı.Ya da Apolas Lermin'in "mektup bendendir yarim,al koynuna gecele"türküsünde söz konusu olan mektubun hatırasımı?
  Aslına bakarsanız bir duygunun,bir yaşanmışlığın ya da eşyanın hatırası aynı hüzünlendirir insanı.Hangi gezegen de kapışsalar berabere kalırlar.
Yadigar:Sevdiğimiz insanların yitik zamanları,bu yüzdendir tebessüm ettiriken  yürek deşmesi.
Rahmetli annem ben çok küçükken vefat etmiş.Onunla ilgili hatırlayabildiğim hiç bir anım yok.Ufak tefek yadigarları var bizde.Ördüğü danteller,bir broş,bir çift dantel eldiven vs.vs.Ne zaman onlara baksam genç bir kadın siluleti beliriyor,gözlerimin önünde.Gülümsemesi güneş gibi sıcak,
gözlerimi daha sıcak gülümsüyor dudaklarımı karar vermek zor.Nerden mi biliyorum?Teyzemden,kızlarından,babama benzemediğine göre gülümseyişimiz ona benzemiş olmalı.Siyah boncuk işlemeli bir tayyör giyiyor, yakasında bir broş,bu görüntü de fotoğraflarından.Güçlü bir kadın aslında ama gözlerinde küçük bir kız masumiyeti.Kulaklarımda rahmetli dedemin onun için yazdığı şiirin hatırası"ölüm yakışırmı bu genç geline"diyor mısralarında.
Daha gençken hatıralarına bakmak çok acı veriyordu.Sanırım yeterince büyüdüm,bir yadigar tablosu hazırladım anneciğim için.
  Bu broşa her baktığımda:Gülümsediğinde düzgün dişleri görünen,ışıltılı güzel bir kadının görüntüsünü tetikliyor beynim.Bunu ben mi uydurdum yoksa bilinçaltımda ki anılarımdan mı?Bilmiyorum.
Yadigar tablosu için kullandığım malzemeler bunlar.
Porselenleştirme medyumunu ne zamandır kullanmak istiyordum.Dantel parçasını yıkadım, ütüledim.Medyumu derince bir kaba döker, danteli içine batırırım diye düşünüyordum,fakat porselenleştirme medyumu yoğun bir dokuda,bir tür tutkal gibi.Fırça veya pon pon sünger kullanmak mantıklı.
12 yada 24 saat kurutun yazıyor kutusunda,peki ben o kadar bekledim mi?Elbette hayır.Bazen doğmak için dokuz ay nasıl beklemişim diye düşünüyorum.Bir hobi sever için acele etmek kadar kötü bir şey yoktur.Hayır tecrübeyle sabit.Ama gel gör ki:Can çıkar huy çıkmaz.Siz acele etmeyin he mi?Dantel  parçalarını  çabucak kurusunlar diye balkona koydum.Böyle de iyi yürekliyimdir hani:)İki saatte taş gibi oldular.Önceleri alenen tutkal sürülmüş,biraz hantallaşmış sevimsiz bir görünümleri vardı.Anneciğimin danteli ziyan oldu,yıkasam mı diye düşündüm.Kuruyunca porselenleştirme medyumu şeffaflaşıp hafif parlağımsı bir porselen görünümü aldı.
Çok sevdim bu medyumu ben,herşeyi porselenleştiresim var:)Siz de benim gibi bir dantel severseniz,dantellerden muhteşem tablolar yapabilirsiniz.
Sevgiyle afiyette kalın her daim inşaALLAH.

22 Ağustos 2013 Perşembe

BİT PAZARINDAN SİYAH BEYAZ BİR FOTOĞRAF HİKAYESİ

Geçen yıl kızkardeşimle bit pazarına gitmiştik.Gittiyseniz bilirsiniz.Kaşıkçı Elmas'ını sattıklarını düşünenlerin dışında satıcıların tezgahı yoktur.Ürünlerini yerde bir bezin üzerine sererler.Yer sergilerinin arasında dolaşırken küçük bir çerçeve dikkatimizi çekti.Kardeşim eğilip aldı.Büyülenmiş gibi bakıyorduk.Tanımadığımız bir çiftin 1969 da Pera da bir fotoğrafcıda çekilmiş siyah beyaz düğün fotoğrafı.Gördüğüm en güzel gelin ve damat,yüzlerinde inanılmaz güzellikte ince bir tebessüm:)Kim kıymış vermişti,bir önemi yoktu.Yabancı ellerde, yabancı gözler tarafından, hayranlıkla izlenen bir fotoğraftı bu.Fotoğrafı çektirenler yıllar sonra hiç tanınmadıkları birinin eline geçebileceğini düşünmemişler.Fotoğrafın arkasına:"Muhterem dayım  ve yengeme mutlu günümüzün anısına,sevgiyle..." yazılmış.İsimler yazılmış ve tarih düşülmüş:(
Siyah beyaz fotoğraflar.Ne var bunlarda? Niçin bu kadar güzeller?Şimdiler de fotoğraflara bakıp bakıp geçiyoruz.Fakat siyah beyaz bir fotoğrafta kilitlenip kalıyoruz.Bence fotoğrafın rengi değil onu muhteşem yapan.Birkere zamanın fotoğrafçıları sanki gördüğünü değil de hissettiğini çekmiş.Geçenler de bit pazarına gittiğimizde kardeşim yine siyah beyaz fotoğrafların peşine düştü.Pazarda bir ressamla tanıştık.O da fotoğrafların peşindeymiş."Atölye de öğrencilerin önüne atıyorum ne hissettiriyor, çizin diyorum"dedi.Ne hissettirdiklerine gelince:Eskiden insanlar ne kadar da şıkmış.Hepsi jilet gibi görünüyor.Nasıl güzel bir gülümseme dudaklarındaki.Gözlerinde ki uzun bir hikayenin başkahramanı yaşanmışlığı.Ve dokunmalar sarılmalarda ki,hep yanında olacağım duygusu.O fotoğrafları özel yapan renkleri değil,taşıdıkları duygu:)Bir insan isterse size sesiyle sarılabilir demiş İlhan Berk,ekliyorum;bir fotoğrafta size sarılabilir.

Bu fotoğraftaki genç adam benim babam.1968'de istanbulda Narin Foto'da çekilmiş.Fotoğrafçı gerçek bir sanatçı olmalı.Babamın hala gözleri dudaklarından sıcak güler:).Bu yakışıklı adamın fotoğrafına bir çerçeve boyadım.Döküm çerçeveleri çok beğeniyorum.Sadece koyu rengi vardı.Nasılsa boyarım diye düşündüm boyadım da... 
 Çerçeve metal olduğu için enamel boya kullandım.Birinci kat boyadan sonra bu görüntü artık yüreğimizi hoplatmıyor.İki katta kapandı.Parmak yaldızla oymalarını vurguladım,vernikledim.

Babamla birbirlerine çok yakıştılar.Siyah beyaz fotoğraflardan söz edip Pilli Bebeğin fotoğraf şarkısını anmadan olmaz dimi.
Sevgiyle afiyette kalın her daim İNŞAallah.
Bir siyah beyaz fotoğrafım ben.
Tozlu raflardayım,eski albümlerde.
Yağmurlu günlerde,alçak gönüllü
bir su birikintisiyim.
...
Biliyor musun bir gün,
bir yağmur sonrası
siyah beyaz bir fotoğraf
bulacaksın yerlerde.

İşte o an
bir kıpırtı yüreğinde.
Ve iki damla yaş olacağım
güneşli gözlerinde...



21 Ağustos 2013 Çarşamba

FENG SHUI İNCİLERİ VE AHŞAP SANDIK ESKİTME

 Çok eskiden Çinliler bir yere yerleşirken yüzlerini güneşe dönüp,dağları arkalarına,  akarsuyu önlerine alırlarsa o yerde mutlu olacaklarına inanırlarmış.Gerçi bunu bilmek için kahin olmaya gerek yok.Kim olmaz ki:).Feng Shuı Çin'de uygulanan 5000 yıllık bir öğreti.Şimdiler de batı da çok moda.Nasıl olmuş da bu kadar geç kalmışlar diye soracak olursanız,Çinliler sırlarını saklamışlar:). Akıllıca.
Efsaneye göre Çin İmparatoru Hsiali Wu Sarı ırmakta sulama çalışmaları yaparken, sudan alışılmamış büyüklükte bir kaplumbağa çıkmış.O günler de Çinliler tanrıların kaplumbağa kabuklarında yaşadığına inanıyorlarmış. İmparator Wu bunu bir işaret kabul etmiş.Adamlarıyla beraber kaplumbağanın sırtında,üçe üç bir sihirli kare keşfetmişler.Bu harika bir keşifmiş.Bundan Feng Shuı,Çin Astrolojisi ve Çin Numerlojisi doğmuş.Çinlilere göre yaşamda ki her şeyin içinde Ch'i denilen bir enerji var.Bu Ying-Yang enerjisidir.Bir dairenin içinde iki lavra şeklinde sembolize edilir.
Yin karanlık,dişi,edilgendir.Yan aydınlık etkin ve erildir.Zıtlıkların muhteşem bir uyumu vardır ve enerjiyi doğurur.
 Ha bana kalırsa Feng-Shuı:Çinli büyükannelerin pasaklı torunlarını düzene alıştırmak için icat ettikleri bir terbiye sistemidir.Bizim "bak o terlikleri yanyana düz koy,ayağından fırlatıp ters bırakırsan biri ölür"tehdidini savuran büyük annelerimizle aynı felsefeden hareket etmektedirler.
Feng Shuı, pusula yönlerini dikkate almayı saymazsak ki, kıble yönü bizim de çok özen gösterdiğimiz bir durumdur,bizim kültürümüze çok uygun bir öğreti.Transa geçen Türk kadını üç gün aralıksız temizlik yapabilir.Temel felsefe mutluluk ve bereket için evin, her köşesini düzenle-sil-süpür-havalandır ve aydınlat.Işıl ışıl olsun, mis gibi koksun.Temizlenip paklanmış bir evden daha çok bir kadını ne mutlu edebilir.Feng Shuı uygulamanın en kolay yolu:Sakin ve huzurlu olduğunuz bir gün yerleştirmek istediğiniz odaya odaklanın.Eşyaları yerleştirdiğiniz yerler de oturduğunuzda kendinizi rahat hissediyorsanız yerleşim doğrudur,başka bir yere geçmek istiyorsanız konum yanlıştır.Bir düşünün, son hallerini verinceye kadar evimizde ki odaları kaç kere değiştirdik.Feng Shuı'ye göre bunları hep doğru konumu bulmak için yapıyoruz.Diğer kurallar:
  • Sevmediğiniz eşyaları ya dönüştürün yada atın her gördüğünüzde sinirleriniz bozulmasın.
  • Bitkiler mükemmeldir ama kuruyan bitkiler, kuru çiçekler,çatlak-kırık objeler enerjiyi yok eder,atın.
  • Bozuk aletler sinirleri bozar,onarın veya atın.
  • Çok keskin köşelerden se yuvarlak formlar daha iyidir.
  • Evini temizle-düzenle-aydınlat-havalandır, bu mutluluğu ve bereketi artırır.
  • Aynalar doğru yere yerleştirildiklerinde güzelliği ve bereketi artırırlar.
  • Tekdüze mekanları zıtlıklarla hareketlendir.
  • Bu da bizim inancımızdan, mutluluk ve bereket için sahip olduklarına şükret ve onları paylaş.
 Antep işi ahşap çeyiz sandığımı beyaza boyamıştım hatırlarsanız.Çok güzel olmasına rağmen,enerjisi düşüktü.Fazla yang'dı,aydınlık,etkin ama bir şeyi eksik.Eksiği buldum.Tabi ya Ying,fazla beyaz, zıtlıktan yoksun.Onu eskitmek aklımdaydı ama acemi olduğum için cesaret edememiştim.Gözümü kararttım, Feng Shuı'den aldığım ilhamla onu  antiquinle eskittim.Offf muhteşem oldu. Sanırsınız 20 kişilik uzman bir ekip,altı ayda fırçalaya fırçalaya onu toprakta ki esaretinden kurtarmış.Abartıyormuyum ne?
Kahve ve siyah antiquing boyaları karıştırıp,eskitme yapılacak alana bolca sürdüm.Önce nemli bir bezle silmeye çalıştım.Korkunç bir görünüm ortaya çıktı.Sandıktan ümidimi kesmiştim ki,boyayı yıkayayım diye düşündüm.Bir kova su getirdim yanıma.Başladım bezi yıkayıp yıkayıp hırsla silmeye.Aman Allah'ım boya çıkmaya başladı.İstediğim kadar boya kalıntısı kalıncaya kadar devam ettim.Yaklaşık 3 kova suyla boyayı anca temizledim:).Nemli bezle bu işi başaran arkadaşlarıma gıpta ettim.
 Çinliler bu işi biliyor,biraz kara çalınca hakikaten enerjisi arttı sandığımın.Onu daha önce boyayıp,porselen güllerle süslediğim aynamla kombinledim.Çok güzel oldu.Bu yazıya bir Çin atasözü de yakışır dimi:
"Dünyada kusursuz iki insan vardır:Biri ölmüştür, öteki ise doğmamıştır".
Sevgiyle afiyette kalın inşaALLAH.

20 Ağustos 2013 Salı

OSMANLI'DA KUŞ SARAYLARI- BENİM KUŞ EVİM

Bilseniz ne kadar zamandır, leyleği havada görmeye çalışıyorum.Leyleklere sitemimdir:"Hey leylek ahalisi size söylüyorum, bakın benim kültürüm de bu önemli!Niçin beni görünce hepiniz çömüyorsunuz, koca bir yılı evde mi geçireyim istiyorsunuz?".İnsan ne sıklıkla leylek görür demeyin,Bursa'da oturuyorsanız,oldukça sık.Bildiğim kadarıyla Karaağaç Köyü leylek şenlikleriyle Avrupa'da bile leyleklerimiz temsil ediliyormuş.Oturduğum sitenin karşısında belediyeye ait çok büyük bir okul arazisi var. Orada günün her saatinde de onlarca kuşa(gönül yüzlerce demek istiyor ama malesef)rastlayabilirsiniz.Bazen martılar bile geliyor.Çünkü kuşların onları besleyen, su kaplarını her zaman dolu tutan bir dedeleri var.Kuş aşevi gibi bir yer yapmış.Uzaktan bakınca anlamsız geliyor ama yaklaşınca çekmecelerin içlerin de ufalanmış ekmekler ve su kaplarıyla konforlu bir aşevi görüyorsunuz.Bu arada dün işe giderken misafirleri arasında iki leylek vardı,durup bekledim yerlerinden kımıldamadılar bile:(
 Milletçe kuşlara olan sevgimiz inançlarımızdan ve geleneğimizden kaynaklanıyor.Filleri ve güçlü ordusuyla Kabe'yi yıkmaya gelen Ebrehe ordusu, Mekke'ye girerken deniz tarafından,o bölgede daha önce hiç görülmemiş,kırlangıca benzer kuş sürüleri bir anda ortaya çıkarak,Ebrehe'nin ordusuna saldırmışlar.Gaga ve pençelerinde taşıdıkları taşları ve çamurdan balçıkları askerlerin üzerine bıraktıklarında onlar, kurumuş, paramparça olmuş ağaç yaprakları gibi dağılmışlar(Fil Suresi).Abdulmuttalıb'ın dediği gibi:Kabe'nin sahibi,onu korumuş.Hem de minicik kuşlarla.Himmetinden sual olunmaz,Rabbim:"Ol der, oluverir".
Bunun gibi nedenlerle atalarımız kuşa bakmanın "sevap", kuşa kötülük yapmanın hele yuvasını dağıtmanın "günah" olduğuna inanırlardı.Şimdiler de şehirlerde ki ruhsuz mimaride örneklerine hiç rastlamasak da 13.yy Anadolu'da evlerin,kamu kullanım alanlarının güvenli birer uzantısıymış kuş evleri.16 yy da bunların kuş köşklerine, saraylarına dönüştüklerini görüyoruz.İdda ediyorum,dünyanın hiçbir yerinde bu kadar yürek titreten bir mimari yoktur.Dünyada herkes bir soy sop arayışındayken, çok şükür bizim serçelere saraylar inşa eden bir ceddimiz var.Aynı tarihlerde Avrupa'da neredeyse hiç rastlanmayan bu kuş hassasiyetini Avrupa'lı seyyahlar sık sık dile getirmişlerdir.
Fransız seyyah A.L.Castellan:“Bir Türk meskeni inşa edilirken, güvercinlerin ve diğer kuşların susuz kalmamaları için münasip yerlere yalaklar yapmak, Türk sivil mimarisinin vazgeçilmez özelliklerindendir. İstanbul’a hububat, gemilerle gelir ve limanlara boşaltılır.Binlerce kuş boşaltmayı bekleyip hücuma geçer.Onlar için çuvallar açılır ve Türk gümrüğünün harç olarak aldığı miktardan fazlasını tüketirler.” demiştir. İtalyan seyyah Edmando De Amicis İstanbul’da gördüklerini şöyle yazmış:“Sultanların veya şahısların hayratıyla beslenen sayılamayacak kadar çok güvercin sürüsü var.Türkler, kuşları himaye edip beslerler.Kuşlar da onların evlerinin etrafında, denizin üstünde ve mezarların arasında şenlik eder.İstanbul’un her yerinde, insanın etrafında uçuşan kuşlar vardır.”Şimdilerde kimse kuş evleri ve su yalakları yapmıyor.
Ne dersiniz kuşları şehirlerden biz mi gönderdik?
Kuş evlerine bu gün niye taktığım,malumunuz.Kuş evi boyadım:)
Aslına bakarsanız amacım onu balkonuma yerleştirmekti.Ama yapamam.Biliyorsunuz benim ağaçlarımda kargadan başka kuş yok.Onlarında kuş evi kullanacaklarını hiç sanmıyorum.Tenezzül edip camın önüne bıraktığım yemleri bile yemiyorlar:(
Bu benim ilk ham mdf boyamam oldu.Boya olarak akrilik boya kullandım.Cila yine su bazlı vernik.
Çatıdaki güller resim transferi,ön cephedeki ahşap oyma görüntüsü:Mdf aplik, boyayıp eskittim.Çok beğendim,sanırım daha sık kullanacağım.Eskitmeleri Antiquinle yaptım.

Ne dersiniz bir gün serçeler misafirim olur mu?Sevgiyle afiyette kalın inşaALLAH.

19 Ağustos 2013 Pazartesi

"VAV"IN ANLAMI, HİKMETİ-"VAV" HİKAYELERİ


Kamış kağıda değdimi adı sadece hat olmaz.Yürekte ne varsa, o da dokunur kağıda.Bazılarına bakmaya kıyamayışımız bundandır.Teşrifleriyle evimi şenlendiren,aşımı bereketlendiren misafirlerimin,evde en çok ilgilendikleri babamın yazıp bana hediye ettiği bu "VAV" tablosudur.Aaa bu: Ulu Camide ki vav değil mi?Diye soran bile olmuştu.(camilerden değerli eşyaların yürütülmesi pek yabancı olmadığımız bir mevzu!)
Bursa'ya yolu düşenler bilirler.Ulu Cami üç kapılı,içi şadırvanlı ve "VAV"larıyla ünlü bir muhteşem bir cami.
"VAV"lardan biri var ki,bakmaya kıyamamak değil, önünden ayrılmak istemiyorsunuz.
Anlatılana göre cami inşaatında, minicik bir fırında ekmek pişirip, işçilere  taşıyan Somuncu Baba,bir gün camide Hızır as.ı görmüş.Bildim sen Hızır'sın,her gün gelip burda namazını kılmazsan, burada olduğunu ifşa ederim demiş.(Ulu Cami'nin oldukça uzun bir bitirilme hikayesi var,belli ki Hızır bereketinden cami nasiplensin ister).Hızır as'da olur, ama vakti bana kalsın demiş.Rivayete göre bu "VAV"ın altında kılar, hep namazını.Sadece bir tablo olmayışı ondandır zira.
Elbette "VAV"ın azizliği Ulu Cami'ye has değildir.Biçim olarak anne karnındaki duruşumuz,Yaradanı tesbih eden kulun edeple eğilişi,alnını seccadeye koyuşu,bütün bedeni ruhu hamdla dolu, bir hiç olup sonsuzluğa uzanışı:"VAV"
İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.Boylu boyunca uzansa da, kim rahattır mezarında? Ne güzel bir ifade "VAV"oluşumuzla ilgili.
 "VAV":Allah'ın(cc) Vahid ismi, birliği ve benzersizliği.Sonsuz Kudret Sahibini temsil etmek de, "VAV"a nasip olmuş. 
"VAV":Ebced hesabında altı demektir ki, bu imanın şartlarını temsil eder. 
"VAV":Sorumluluğu ağır bir harf,Allah Resülü(sas) bizleri sorumluluğu olan şeyler konusunda uyarıyor."V" ile başlayan işlere baktığımızda her birinin insanları yakından ilgilendiren çok ciddi sorumluluklar olduğunu görüyoruz.
 Vali,Veli,Varis,Vekil,Vezir,Vakıf,Vallahu, Vaad,Vazife...
"VAV"dan bu kadar söz edip Hafız Osman'ı anmamak haksızlık olur:
 Osmanlı Devleti'nin en büyük hat sanatı ustalarından biri Hafız Osman'dır.Hafız Osman, emekli olduktan sonra dinlemek için o devrin sakin semtlerinden biri olan Üsküdar'a yerleşmiş.Fırtınalı bir günde Beşiktaş'a geçmek için bir kayığa binmiş.Kayıkçı ücretleri toplamaya başladığında  Hafız Osman kesesini ev de unuttuğunu fark etmiş.
Kayıkçıya -"Efendi, yanımda param yok,sana bir "VAV" yazayım" demiş.Kayıkçı ne yapsın, adamı geri götürecek değil ya,yüzünü ekşitip söylenerek yazıyı almış.Bir gün yolu sahaflara düşmüş kayıkçının.Bakmış ki yazılar alınıp satılıyor.Cebinde ki "VAV"ı hatırlar,sahafa gösterir.Sahaf yazıyı alır almaz:-"Hafız Osman "VAV"ı" diye ünler.Ve açık artırmaya başlar.
Günlerden bir gün Hafız Osman'la kayıkçı yine karşılaşmış.Ücretler toplanırken kayıkçı Hafız Osman'a:"Bey baba para istemez, sen bir "VAV" yazıver yeter" demiş.Hafız Osman kayıkçıya cevap vermiş:-"Efendi, o "VAV" her zaman yazılmaz.Dua et bir gün yine, ev de unutayım kesemi"


Bu tablo da kızkardeşim Alatuğra'nın yaptığı koklaşan"VAV"lar.Osmanlı döneminde padişahın namaz kıldığı hünkâr mahfilininin kapısı bir insan boyundan çok daha kısa olurmuş.Kapısının üzerinde ise birbirine bakan iki "VAV" harfi, 66 ifadesi, yani Yüce Allah'ın isminin sembolü muhakkak bulunurmuş.Kapı "padişahım gururlanma senden büyük Allah var"demenin sessiz tezahüratıymış.
 
"VAV"ın "V"azife sorumluluğuna değinmeden geçemeyeceğim.Alevi,Sünni,Kürt,Laz,Çerkez, Türk daha nice etnik grup, nice görüş, nice farklı inanış,farklı bakış açısını içine bulunduran ülkem insanlarının Mısır'daki silahsız bir direnişi kana boğanlara gösterdiği tepkiyle ve "darbe karşıtı direşçilere" verdikleri içten destek ve gösterdikleri duyarlılıkla gurur duydum.Her kim nerde eziliyor ve acı çekiyorsa,Rabbim yar ve yardımcısı olsun.Rabbim dünyada ki bütün çoçukları korusun inŞAallah,sevgiyle kalın.

16 Ağustos 2013 Cuma

EFSANEVİ BİBLİOMANİLER VE KİTAPLIK BOYAMA

Orta okuldayken sosyal bilgiler öğretmenimiz ne kadar az okuduğumuzdan şikayet eder,usanmadan her ders birer bibliyoman olmamız gerektiğini söylerdi.Hayy evlerden uzak,iyi ki bilinç altım o sıralar yetişkinlerin tavsiyelerine nanik yapılan bir yaştaymış:)Bir bibliyoman görürseniz,ardınıza bakmadan ordan uzaklaşın:)Kitap biriktirme tutkusunun arkasında nasıl bir fantazi olduğunu asla bilemezsiniz:)Bu arada bibliomania:Latince kitap biriktirmeye aşırı düşkünlük anlamına geliyor.Yani obsesyon.Bu kavramı ilk defa Manchester Kraliyet Hastanesi'ndeki John Ferriar isimli bir hekim kullanmış.Zira başta Paris ve Londra olmak üzere 16.yy ve 17. yy boyunca tüm Avrupa'da bibliomania özellikle hekimler ve tıp öğrencileri arasında çok yaygınmış.Bibliyomanlara bir çeşit zararsız deli diyorlarmış.Fakat aralarında ki güçlü rekabet "mezar bibliomani"sini doğurmuş.
52 yaşında öldüğünde kütüphanesinde 7000 nadir eser bulunan ingiliz doktor Anthony Askew: 1721 yılında elindeki nadir bir anatomi kitabının mutlaka insan derisiyle kaplanması gerektiği saplantısıyla, Yorkshire'de büyücülük yaptığı iddasıyla idam edilen bir kadının derisini satın alarak, kitabını bununla kaplamış.1920 lerde Fransa'da  bir dergide yayınlanan makale,hekim ve öğrencilerin kadavra derilerini çaldıklarını idda etmiş.Bu konuda en çarpıcı örnek, kayıtlara da geçmiş olan Fransız tıp öğrencisi Aime Leroy'dur."Les Georgiques de Virgile"in tercümesini yapan, De Lille'nin bir gece mezarını açarak, kitabını ciltlemek için deri parçaları çalmış.İfadesinde bunun hayranlık olduğunu söylemiş.1791 ilk Fransız anayasası da "insan derisiyle ciltlenmiştir"notuyla müze de sergilenmektedir.Kitap obsesiflerine niye mi sardım?Rengi solan kitaplığımı boyadım,kitapları yerleştirirken aklıma bibliyoman olmamı söyleyen öğretmenim geldi.Bu arada o bunu bilinçsizce söylüyordu.Adını hatırlamasam da tanıdığım en iyi öğretmenlerden biriydi.Umarım çok mutlu yaşamıştır,yaşıyordur.
Kitaplığın hem öncesini hem de boya aşamalarını fotoğraflamıştım ama bulamadım.Bu boyanmak üzere hazırlanmış kardeşi:)

Fotoğraflar olmadığı için kısaca anlatayım:Kitaplıklar yaklaşık 15 yıllık, mdf üzerine alüminyum değil de,ona benzer dayanıklı bir kaplama.Elbette ki yüzeyler parlak.Araştırdım genel kanı,yüzeyin boya tutmayacağı yönündeydi.(ev de yapılan chalk painti daha önce denemiş,dokusundan hoşlanmamıştım).Önce rafları söküp her zaman ki gibi sirkeyle kitaplığı iyice sildim.Sirke zeminde deterjanlardan kaynaklanan parlaklığı temizliyor.Sonra ince bir zımparayla yüzeyi matlaştırdım.Çok uğraşmaya gerek yok hemen mat bir görünüm aldı.Tekrar silip, Polisan X1 parlak beyazla bir kat boyadım.Boyarken rulo kullandım.Boyanın kalkmaması için, kesinlikle katlar çok ince olmalı ve ikinci kat boya  obje tamamen kuruduktan sonra sürülmeli.
Ben üç kat boyadım.Yakın resimde görüldüğü gibi pürüzsüz, hafif parlak bir dokusu oldu.Boya yeniyken tırnağımla kazıyınca kalktı.Yaklaşık üç haftalık kuruma sonucu, kitapları yerleştirmeden tekrar kazıdım kesinlikle kalkmadı.Sizi yanıltmış olmayayım, yüzey suntalam gibi değil,ahşap gibi bir kaplama.Bu gün yerleştirdim.Çok mutlu oldum. Biraz solmuş renginin dışında hiçbir sorunu olmayan kitaplığım hayata tutundu.Boyayı test etmeden diğerlerini  boyamak istememiştim. Sıra onlarda:)
Bu arada unutmadan mumları da ben yapmıştım:)Sevgiyle Afiyette kalın inşaALLAH.

LİMONLU BUZLU YEŞİL ÇAY -ÇAY EFSANELERİ

Bir Çinli Filozof:"Çay dünyanın gürültüsünü unutmak için içilir"demiş.Çay tüketiminin kişi başı 2,5 kilonunun üzerinde olduğu güzel yurdumun insanlarıyla hep bir ağızdan haykırıyoruz:Bre filozof ağzın bal yesin,ne güzel söylemişsin.Herkes için önemli bir mevzu olmayabilir,lakin çay içmediği günü yaşanmamış sayan bencileyin ademler için çayın tarihi mübarektir,bulanı yadetmek boynumuzun borcudur.Efsaneye göre, büyük Çin İmparatoru Shen Nung’ın hizmetlilerinden biri bahçede su kaynatırken bir yaprak kaynayan suyun içine düşer.Hizmetçi için talihsiz bir durum elbette.Tam ölümlerden ölüm beğenirken,havaya yayılan çay kokusundan imparator büyülenir,tadını da denemek ister.Pek inandırıcı değil dimi,zehirlenirim korkusuna bir düzine hizmetçi tadmadan yemeğini yemeyen imparator için fazla hovardalık:) 
Çayın Japonya'daki efsanesi bizi Bodidharma isimli bir Budist keşişe götürüyor.Hayatının yedi yılını Buda'ya adayarak uyumadan geçiren keşiş, meditasyon sırasında istemeyerek uykuya dalınca kendine o kadar çok kızmış ki göz kapaklarını kesip toprağa atmış.Gözkapaklarının toprağa değdiği yerden çay filizleri büyümüş.Böylece keşişler çay içerek uyuya kalmadan daha uzun meditasyonlar yapabilmiş,Buda'yı üzmemişler.
Keşke biri çayı avrupalılardan gizleseymiş:)bütün güzel şeylerde olduğu gibi İngilizler içine süt ilave edip ve günün ikindi vaktini ona tahsis edip, onu ingiliz kültürüne mal etmişler.Onlara kızabilirmiyiz?-Çayı sevmemek mümkün olsa belki:)
Uzmanlar çayın her çeşidinin,sütlü limonlu,soğuk, sıcak vs.sağlık açısından yaralı olduğu kanısında.Birçok faydası da kanıtlanmış.
Tibetliler çayı, süt veya su ile demlendikten sonra tereyağı ile karıştırılarak yoğun bir beslenme içeceği elde ediyorlarmış.Rahmetli dedem de çayına bal ve tereyağı eklerdi,ben bunun dedeciğimin pek trendleşememiş keşfi zannediyordum.Mekanın cennet olsun dedeciğim elin tibetlisi de sen gibi içiyormuş çayını:)

Havaların bu kadar sıcak olması,bir süre önce yıldızımın barıştığı yeşil çayla beni daha sıkı fıkı yaptı.Su sızmıyor aramızdan.İçinde yüksek oranda C vitamini ve antioksidan bulunan yeşil çayın bu özellikleriyle sindirimi ve vücud ısısını düzenlediğini okuduğumdan beri buzlu yeşil çaylar can yoldaşım.Denediğim tariflerden en çok şeftalili,erikli ve limonluyu sevmiştim.Limon başlı başına bir sağlık mucizesi kabul ediliyor,yeşil çayla birlikteliği Hipokrat'a eşit oluyor:)
 malzemeler:
  • 2 litre su
  • 1 çorba kaşığı yeşil çay
  • bir kaç yaprak nane
  • 2 limon 
  • bolca buz
 yapılışı:
1)Suyu kaynatıp,ateşi kapattıktan sonra yeşil çayı demliyoruz.
2)Ilınınca bir limonu kabuklarıyla birlikte dilimleyıp içine atıyoruz,nane kullanacaksak  çayın iyice ılınmasını bekliyoruz ki acılaşmasın(ben bardağıma minik bir nane dalı atıyorum)
3)Bol buz ve limon dilimleriyle servis ediyoruz.arzu eden tatlandırabilir- ki benim için çayın katlidir:)
Bu sıcakta gonca gülü nerden mi buldum?Derin dondurucudan:)

  Çayın meşhur hikayesiyle şimdilik hoşçakalın,sevgiyle afiyette kalın.




Çayın alt demliği "kaynanadır":Sürekli kaynar durur.Dikkat edilmezse taşabilir.
Üst demlik "gelindir":Alt demlik kaynadıkça onun harareti artar, ama aynı zamanda olgunlaşır ve çay demlenir.
 
Bardak"gelinin kocasıdır":Her iki çaydanlıktan da yeterince nasibini alır.
Biraz kaynana doldurur,birazda gelin. Bu nedenle denge  çok önemlidir.Açık veya demli çayın hoşa gitmemesi bundandır.
 Çayın şekeri ise "çocuklardır":Çaya tat verir fakat çok şeker çayın lezzetini bozar. Şekersiz çaya alışanlar için ise bir tanesi bile fazla gelebilir.


Çay kaşığı"görümcedir":Arada bir gelir karıştırır ve  gider.
 

Kayınpedere gelince o da "çay tabağıdır":Çayın demine suyuna hiç karışmaz, bir köşede  sessiz sedasız  oturur. Sadece dökülenleri toplar ve çevreye zarar vermesini engeller. Ancak ara sıra boşaltmak gerekir yoksa taşıp her şeyi berbat edebilir.

 
ay süzgeci"ailenin sahip olduğu değerlerdir:Aileyi dış müdahalelerden korur. Delikleri büyük olursa çayın tadı kaçabilir.
 

 Suyu ısıtan ateş ise "hoşgörüdür":O olmadan aile de olmaz.

 

 Kısacası bir bardak çay "AiLEDiR"


Ve ağız tadıyla içilen bir bardak çaydan daha mutlusu yoktur...

14 Ağustos 2013 Çarşamba

AHŞAP AYAKKABI KALIBI BOYAMA-AYAKKABI TARİHİ

Bana sorarsanız yüksek topuklu ayakkabıları, uyanık bir ortapedist icad etmiş olmalı:)Fakat araştırmalara göre, yüksek topuklu ayakkabıların şıklık amacıyla kullanılması 1533 olarak kayıtlara geçmiş.Floransa’nın ünlü ailelerinden  Medicis’lerin kızı Cetherine  bir dükle evlenecekmiş.Gelin görün ki Cetherine, minicik bir kızmış ve o görkemli tören de görünmeme tehlikesi varmış.Ailesi bu amansız dert için birçok kişiye başvurmuş.Cetherine törenin görkemi altında ezilmemeliymiş.Rivayete göre çareyi Leonardo da Vinci(bizde olaydı muhakkak Keloğlan bulurdu) bulmuş.Bu çare:Topuklu bir ayakkabıdır.Cetherine’nin görünüşünden etkilenen kadınlar daha orda topuklu ayakkabılara aşık olmuşlar.Ve topuklu ayakkabı, kadınsı olmanın alameti farikası olarak tarihte ki yerini almış.Daha sonra Avrupa'da topuklu ayakkabı,bir statü göstergesi olmuş.Zira zavallı işçi sınıfının zerafetle ne ilgisi olabilir ki!
Topuklu ayakkabıyla ilgili birçok belge olsa da,tarihi o kadar da net değil.(bu da benim haklı olabileceğimi gösteriyor)Örneğin:Mısırlı kasaplar yerdeki kandan ayaklarını korumak için;Moğol atlıları da üzengilerini daha iyi kavrayabilmek için eklemişler ayakkabılarına topukları. 
Ayakkabının tarihine gelince:İspanya'da 15 bin yıl önceye ait mağara resimlerinde ayakkabılar görünüyorsa da, dünyadaki en eski ayakkabı izine, kuruyan çamur içinde sertleşip günümüze kadar kalmış olarak Mezopotamya'da rastlanmıştır.Çok mantıklı:Muhtemelen kızgın güneşten başlarını korumak için şemsiye yaptıkları sıra da;kızgın kumdan ayaklarını korumak içinde ayakkabı yapmış olmalılar.
 Bu ayakkabı merağı da neyin nesi diye soracak olursanız,hemen anlatayım.Yaklaşık iki ay önce bit pazarına gittiğimden sözetmiştim.

Tezgahın birinde ki ahşap ayakkabı kalıplarını görünce nefesim kesildi,çook sevdim.Fiyat konusunda anlaşamadık,kardeşim Alatuğra bana kıyamadı,çatır çatır pazarlık yapıp aldı bana onları:)
Boyanıp süslenmeden de çok sevimliydiler.Fakat ablaları onları biraz süsledi, prenses gibi oldular.

Objeleri temizledikten sonra akrilik boya ve pon pon fırçayla boyadım.Desenler peçete dekupajı.Vernik su bazlı.Bu arada tabağı da ben boyamıştım,bakmak isterseniz:Burda 

Ay giden ilk astranot ayakkabılarını uzay boşluğuna bırakmış.Uzayda ne var bilmiyoruz ama bir çift ayakkabı başıboş dolaşıyor.Bu ayakkabıları onların kaybolmuş anısına atfediyorum:)
Bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama,çok güzel oldular.İçimden onları kucaklamak geliyor:)
sevgiyle afiyette kalın...

12 Ağustos 2013 Pazartesi

"NAR AĞACI"NAZAN BEKİROĞLU

Bir kitabı elime alınca bitirmeden uyumama huyumu esefle kınıyorum.Bitmesin istedim,bitirmeye kıyamadım.Nazan Bekiroğlu’nun “Nar Ağacı” romanından sözediyorum.Okuyalı epey oldu.Kütüphaneyi karıştırırken elime gelince,işaret kabul ettim:En sevdiğim kitaplar kategorisi oluşturu verdim:)
 Roman klasik tarzda yazılmış bir paralel evren anlatımı.Amma velakin konu,kahramanların işlenişi muhteşem. 
Karakterlerin  en küçüğünü bile ilgiyle, merakla okudum.Bazen kitaplarda sevmediğim karakterlerle ilgili kısımları atlayabiliyorum.Bununla gurur duymuyorum elbette:( 
Rahmetli babaannem Rus işgali sırasında, 7-8 yaşlarındaymış.Onlar muhacirliğe çıkamamışlar.Anılarını bana anlattığında ben de 7-8 yaşlarındaydım.İnsan o yaşlarda bunların ne kadar kıymetli olduğunu anlayamıyor.Babaannemin hayal meyal hatırladığım anılarıyla romanda karşılaşmasaydım, yine bu kadar etkilernirmiydim?Sanırım evet.İki savaş ortasında  kale gibi bir kadın büyükhanım,en çok onu sevdim,karakterlerden.

Setterhan'ın Azam'a olan aşkında taraf tuttum alenen:Piruz'la mutlu olmasını istedim.Tahtı Süleyman yolculuklarında sıkıldım,İran'a asla gitmem dedim.
Kitabın tanıtımında yer alan:Tebrizli halı tüccarının deli fişek oğlu Setterhan'la, Trabzonun İncisi Zehra arasında bir aşk hissedemedim:(Belki kitabın ikincisinde olacak.
 Anuş sıcak ekmek içini sever ha! Böylemi kanar yürek?Hıçkırarak ağladım, evi başıma topladım:(

"Eğer "Trabzonlu" denecek bir tip varsa -ki vardı-, onun, burnu kopup yere düşse gururundan eğilip almayan ama kendisine emanet edilen bir avuç samanı korumak uğruna, kendi samanlığının yanmasını da göze alan insanlarının en saf temsilcisini Settarhan ilk defa bu kaptanla tanıdı."Cemil kaptanın mübarek ellerinden defalarca öptüm.

"İyi bir halının ilk şartı tek elden çıkmasıydı.O kadar tek elden çıkmalıydı ki bir halıda ilk ilmeyi atan elin sahibi bile son ilmeyi atacağı güne kadar aynı kişi olarak kalmalıydı.Ama mümkün müydü böylesi? Değildi. İşte bu yüzden kusursuz bir halı, bu kusurlu dünyada hiçbir zaman örülemeyecekti.Bu yüzden bir halı ne kadar çabuk biterse o kadar tek elden çıkmış demekti."Böylemi anlatılır bir halı.Artık el dokuması halılara basarken yüreğim titriyor.
"Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri'nin çaya nazarı, duası vardır.Hazret, Allah kıyamete kadar buna revac versin, diyerek çay nimetini işaret etmiştir.Bu yüzden bizim meclislerimizde semaverin başüstünde yeri vardır.O nazarı anmadan,duasını mırıldanmadan demliği semaverin üzerine oturtma.
"Kimselerin aklı ermez, 
Çay sohbeti hikmetine, 
Çünkü ezelde uğramış, 
Mürşidinin ülfetine."
Allah sizi inandırsın,kalktım çay demledim:)
  
 "Aşk olunca en çok da ölüm hükmünü kaybediyor ve insan kendisini ölümsüz zannediyordu."

"Benim 'ha demeden hayran olan' bir gönlüm var,o ise aynı şeyi anlayan iki kişiden birinin tebessümüyle bakıyor yüzüme."

Neyse hala okumayan varsa,onlara da birşeyler kalsın.Peki bu son:)

"Sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim" Bu cümle büyülü gibi,hani doğru kombinasyonda çağırsan, sanırsın gelecek:)
Sevgiyle afiyette kalın inşaAllah.